16. İstanbul Bienali

Uzuunca bir aradan sonra yeniden merhaba! Sanırım hem  sıkmamak hem de içime sinecek şekilde yapmak adına 3 bölüm olarak yayınlayacağım Bienal izlenimlerimi. Keyifle okumanızı dilerim.

Okurken yazının tamamının bir sanat eleştirmeni değil, sanatsever tarafından kaleme alındığını dikkate alacağınızı umuyorum 🙂

Çokça şikayet etmeme rağmen tadına varabildiğimiz güzellikleri de var İstanbul’un. Bunlardan biri İstanbul Bienali.

Vikipedia’ya göre Bienal “her 2 yılda bir” anlamına geliyor ve çoğunlukla kültürel ve sanatsal faaliyetler için kullanılıyor. Bu yıl 16.sı düzenlenen İstanbul bienaline Büyükada, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi ve Pera Müzesi ev sahipliği yaptı. 2007’den 2026’ya kadar Bienale Koç Holding sponsor ve sergilerin tamamı ücretsiz.  İKSV’nin web sitesinden kayıt yaptırıp mailinize gelen karekodunuzla sıra beklemeden girebiliyorsunuz .(Tüm sergilere girişte aynı karekod kullanılıyor,2021’de gitmek isterseniz aklınızda bulunsun:) )

14 Eylül – 10Kasım arası devam eden bienalin mekanlarından  Pera Müzesi’ne gidemedik. Sadece haftasonu gitme şansımız olduğu ve Mirza ile gezdiğimiz için bazı eserleri ayrıntılı inceleyemedik bile. Zira 56 sanatçı varmış katılımcı olan. Dipnot :36’sı bu bienal için yeni eserler üretmiş.

Bienalin başlığı bu yıl çokça gündeme gelen çevre problemi  “Yedinci Kıta” idi. Ailem bunun için özel bir çaba gösterdi mi beni büyütürken bilmiyorum ama aktivist boyutunda olmasa da kendimi çevreci olarak adlandırabilirim. Plastik kullanımı, kağıt ve su israfı, geri dönüşüm konularında oldukça titizimdir. Bu yüzdendir ki bienalin konusunun çevre olması ve bunun çağdaş sanatla ifade edilmesi beni ayrı mest etti!

‘Yedinci kıta ne?’ diyecek olursanız kısaca Pasifik Okyanusunda bulunan, ne yazık ki tamamen insan eliyle bilinçsizce ve kasıtsızca oluşturulan 3,4 milyon kilometrekare büyüklüğünde ( Türkiye yüzölçümünün tam 5 katı) ve 7 milyon ton ağırlığındaki yüzer atık plastik yığının adı. Okyanusun orta yerinde plastikten dev bir ada olmasından daha da korkuncu ise bu gidişe dur denilmez ise adanın gittikçe büyüyeceği, sayısının çoğalacağı ve denizlerdeki tüm balıklarla eşit kütleye sahip olacağı teorisi.

Bu yığının nereden çıktığını anlamak için biraz derine inelim.

Bilim insanlarına göre günümüz çağı jeolojik olarak antroposen çağı olarak adlandırılıyor. Antroposen  ise insanoğlunun dünyaya olan etkisinin en üst düzeye çıktığı Sanayi Devrimi’nden bugüne olan döneme verilen isim. Bu çağa insan çağı da deniliyor çünkü insanın dünyaya etkisi geri dönüşü olmayan bir boyuta ulaştı.

Tarım alanları açmak için ormanlar yok edildi. Sanayide, enerji üretimi ve ulaşımda fosil yakıtlar tüketiliyor. Karaya verdiğimiz zarar yetmiyormuş gibi denizlerdeki kirlilik aşırı boyutlarda. Buzulların erimesi ve küresel ısınma konusu zaten malum…

Bir anne olarak çocuğumun geleceğini gezegenin geleceğinden bağımsız düşünemiyorum, haliyle endişem büyük. Ve bienal sayesinde olabilecekleri yine endişesi büyük sanatçıların eserlerinden okuma şansımız oldu.

Gelelim izlenimlerime. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere

Bir Cevap Yazın

KAPAT